KAYABAŞI

Okullarda Meydana Gelen Zararların Tazmini ve "Emanet Sorumluluğuna" İlişkin Danıştay Kararı Hk

Okullarda Meydana Gelen Zararların Tazmini ve "Emanet Sorumluluğuna" İlişkin Danıştay Kararı Hk
Okullarda Meydana Gelen Zararların Tazmini ve "Emanet Sorumluluğuna" İlişkin Danıştay Kararı Hk

 İlk ve orta dereceli okullarda okuyan küçüklerin eğitim hizmetinin yürütülmesi sırasında idareye doğrudan atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı halde gerek küçüğün kendi dikkatsizliği gerek diğer öğrencilerin bilinçsiz ve çocukça davranmaları veyahut nedeni açıklanamayacak şekilde gördükleri zararlar bakımından hizmet kusuru ilkesinin uygulanması mümkün olmadığı gibi bünyesinde risk taşıyan kamusal faaliyet olmaması ve kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesinin uygulanmasına imkan verecek kamu hizmeti veya yatırım mahiyetinde bulunmaması nedeniyle bu alanda yeni bir yaklaşımın ortaya konulması zorunlu hale gelmiştir.

Anayasanın  'Yargı yolu' başlıklı 125. maddesinin 7. fıkrasında; "İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." hükmüne yer verilmiş, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun  2. maddesinde ise tam yargı davaları, idarenin eylem ve işlemlerinden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan davalar olarak tanımlanmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 20/11/1989 tarih ve 44/25 sayılı kararıyla kabul edilen ve ülkemiz tarafından 14/09/1990 tarihinde imzalanan, onaylanmasına ilişkin 23/12/1994 tarih ve 94/6423 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile resmi Türkçe çevirisi de 27/01/1995 tarih ve 22184 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ve 4 Mayıs 1995 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 1. maddesinde; "Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.", 3. maddesinde; "1. Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir. 2. Taraf Devletler, çocuğun ana–babasının, vasilerinin ya da kendisinden hukuken sorumlu olan diğer kişilerin hak ve ödevlerini de göz önünde tutarak, esenliği için gerekli bakım ve korumayı sağlamayı üstlenirler ve bu amaçla tüm uygun yasal ve idari önlemleri alırlar. 3. Taraf Devletler, çocukların bakımı veya korunmasından sorumlu kurumların, hizmet ve faaliyetlerin özellikle güvenlik, sağlık, personel sayısı ve uygunluğu ve yönetimin yeterliliği açısından, yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarını taahhüt ederler." düzenlemesi bulunmaktadır. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 2. maddesinde; "Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek; beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek; ilgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak; böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır." hükmü, 56. maddesinde; "Eğitim ve öğretim hizmetinin, bu kanun hükümlerine göre Devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur." kuralı yer almaktadır. 

 İdare, kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup, idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri uyarınca tazmin edilmektedir. 

Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.

 İdarenin sorumluluğuna ilişkin kusursuz sorumluluk ilkesi, kusurlu yürütülen bir kamu hizmeti bulunmasa dahi ortaya çıkan özel ve olağan dışı zarar ile idarenin faaliyeti arasında neden sonuç ilişkisi (illiyet bağı) bulunması, diğer bir ifade ile zararın yürütülen kamu hizmetinin neden ve etkisi ile ortaya çıkması halinde söz konusu zarardan idarenin sorumlu tutulmasını öngörmektedir.

 Hakkaniyet, nesafet, kamu külfetleri karşısında eşitlik, idareye güven, fırsat ve imkan eşitliği ilkeleriyle açıklanan kusursuz sorumluluk ilkesi hukuk devletinde vatandaşların idari işlem ve eylemler nedeniyle uğradıkları zararların tazmini bakımından kusura dayalı sorumluluk ilkesinin yeterli güvenceyi sağlamaması nedeniyle yargısal içtihatlarla geliştirilmiş ve bu ilke gereğince zarara sebep olma hali sorumluluk için gerekli ve yeterli görülmüştür. Dolayısıyla kusursuz sorumlulukta idari faaliyet ile uğranılan zarar arasında illiyet bağının kanıtlanması yeterlidir. 

 Kusursuz sorumluluk, genellikle risk ilkesi ve fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Risk ilkesi, idarenin yürüttüğü bazı faaliyetlerin, kullandığı eşyaların veya uyguladığı yöntemlerin bünyesinde yer alan riskin idarenin kusuru olmaksızın ortaya çıkması nedeniyle bireylerin uğramış olduğu zararın idarece karşılanmasını öngörür. Bu ilke uygulanırken kamusal faaliyetin, eşyanın ya da yöntemin bünyesinde barındırdığı riskin gerçekleşme olasılığının bireylerin öznel niteliklerine göre farklılaşacağı açıktır. Bazen yetişkin bireyler için risk barındırmayan bir kamusal faaliyet çocuklar için risk taşıyabilir ya da bir meslek erbabı için olağan ve sıradan sayılan kimi işlemler bu meslek dışında olanlar için tehlike barındırabilir. Bu nedenle risk ilkesinin somut olaylara  e uygulanmasında bir taraftan faaliyete, eşyaya ve yönteme öte yandan bu alandan etkilenen bireyin öznel durumuna bakmak gerekir. 

Fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesinin temelinde ise, idarenin toplum yararına yürütmüş olduğu bayındırlık hizmetleri gibi bir faaliyet nedeniyle yine toplumdan bazı kişilerin uğramış olduğu özel ve olağan dışı zararların topluma paylaştırılması düşüncesi yatmaktadır. Bu ilke uygulanırken yürütülen kamu hizmetinin bünyesinde risk taşıması yani riskli kamusal faaliyet olarak nitelendirilmesi ön koşul olarak görülmez.

 İlköğretim çağındaki çocuklar ebeveynleri tarafından okula bırakıldıklarında çocuk üzerindeki gözetim ve denetim yükümlülüğü ile çocuğun güvenliği ve eğitim hizmetinin güven içinde yürütülmesi yükümlülüğü ebeveynden okul idaresine geçmektedir. Diğer bir ifadeyle çocuk, kamu idaresine nesnel bir şekilde emanet bırakılmış olmaktadır. Çocuğun emanet edildiği zaman dilimi içerisinde göreceği zararlar, eğer hizmetin kusurlu işletilmesi sonucu meydana gelmemiş ise artık bir kusursuz sorumluluk ilkesi olarak emanet (güven) sorumluluğunu gündeme getirecek ve bu ilkeye göre tazminata hükmedilecektir. Bununla birlikte her somut olaya ve olayın meydana geliş şekline göre ebeveynlerin çocuğun himayesi, bakımı ve gözetimi, okula devamı gibi konulardaki yükümlülüğünü yerine getirmediği durumlarda “müterafik kusur” değerlendirmesi yapılabileceği de tabidir.

 Emanet kelimesi “Güvenmek, korku ve endişeden uzak olmak, güvenilir bir kimseye koruması için geçici olarak verilen şey” anlamına gelmektedir. Türk Dil Kurumu’na göre “emanet” kelimesinin sözlük anlamı ise; “birine, geri alınmak üzere, geçici olarak bırakılan, teslim alan kişice korunması gereken eşya, kimse vb.” olarak tanımlanmıştır. 

Emanet sorumluluğu, emanet alan tarafın emanet aldığı şeyi veya kimseyi, bizzat emanetin veya emanet sahibinin çıkarını en iyi şekilde koruyacak şekilde hareket etmekle yükümlü olmasını anlatır. Emanet görevi, emanet alan kişinin yasal olarak gerekli olandan daha fazla bir etik standarda göre hareket etmesini gerektirir. Bu, koşullar ne olursa olsun, ahlaki olarak doğru olanı yapma zorunluluğudur. Özünde, emanet sorumluluğu kendisine güvenilerek emanet bırakılan kişilerin emanet aldıklarının çıkarlarını kendi kişisel çıkarlarının üstünde görmesidir. Öğrenci velisi öğrenciyi okula bırakmakla okul idaresinin eğitim ve öğretim görevini yerine getirirken küçüğün güven içinde olmasını umar ve bekler. Böylece küçük bir zarar görürse idare, kusurunun bulunmadığını ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz. Zira okulda geçirilen zaman boyunca okul görevlileri veliler gibi davranmak, velilerin yaptığı gibi çocukların (güvenlik gibi) ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. 

Kapı koluna çarparak bir gözünü kaybeden küçük hakkında açılan davada yukarıda yer verilen cümleler ile emanet sorumluluğuna değinen Danıştay 8. Dairesince "Uyuşmazlıkta, tazminat istemine konu olan olaya ilişkin olarak hizmet kusurunun bulunmadığı ve olayda müterafik kusurdan söz edilemeyeceği anlaşılmış olup; velisi tarafından, eğitim öğretim hizmetinin yürütülmesi için, öğrencinin okul idaresinin gözetim ve denetimine bırakıldığı, okul idaresine güven duyarak okula emanet edildiği ve bu güvenin korunmasının da hukuk devletinin gereği olduğu açıktır. Bu durumda, okulda öğrencinin güvenliğinin idare tarafından sağlanması gerekmekle birlikte, meydana gelen zararlardan idarenin kusursuz sorumluluk hali kapsamında emanet sorumluluğu ilkesi uyarınca sorumlu tutularak zararın tazmin edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır." gerekçesi ile tazminat hukukunda yeni bir pencere (içtihat) kapısı açılarak karar verilmiştir.

Kararda maddi tazminat, manevi tazminat ve faizi ilişkin de cümlelere yer verilmiş olup, maddi tazminata ilişkin olarak;

" Mahkeme tarafından her ne kadar anılan bilirkişi raporu esas alınarak karar verilmiş ise de; olay tarihinde mağdur …'nın 7 yaşında olduğu, sınıf kapısının başka bir öğrenci tarafından bir anda açıldığı, yaşı küçük olan mağdurun bunu öngöremeyebileceği hususları değerlendirildiğinde, mağdura verilen %30 oranındaki müterafik kusur oranı hukuka uygun bulunmamış olup, okulda öğrencinin güvenliğinin idare tarafından sağlanması gerekmekle birlikte, meydana gelen zararlardan idarenin kusursuz sorumluluk hali kapsamında emanet (güven) sorumluluğu gereğince sorumlu tutularak zararın tazmin edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle müterafik kusurun indirilerek maddi tazminatın belirlenmesinde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.  " cümleleriyle emanet sorumluluğu kavramı ile maddi tazminat miktarında eksiltme yapılmasını ve küçüğe kusur atfını kabul etmemiştir.

Keza manevi tazminat yönüyle de ;

"Uyuşmazlıkta, Mahkemece 200.000,00 TL manevi zararın, 130.000TL'lik kısmının idareye başvuru tarihi olan 23/06/2016 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı idareden alınarak davacılara ödenmesine karar verilmişse de; meydana gelen olayda davalı idarenin kusursuz sorumluluğunun bulunduğu açık olup, olayın gerçekleşme şekli, zararın niteliği ve kalıcılığı dikkate alındığında, okulda meydana gelen kaza sonucu …'nın %39 oranında sürekli iş gücü kaybına uğradığı, Mahkemece takdir edilen manevi tazminat miktarlarının uğranılan zarara göre orantısız ve düşük kaldığı, olay tarihi itibariyle 7 yaşında olan davacının bir gözünü kaybetmesi nedeni ile duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa giderecek düzeyde olmadığı anlaşıldığından manevi tazminatın amaç ve niteliği dikkate alınmak suretiyle manevi tazminat miktarlarının yeniden belirlenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır" şeklindeki gerekçe ile uzuv kaybına atıf yapılarak  mahkemece hükmedilen manevi tazminat yetersiz bulunmuştur.

Faiz yönüyle de  Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 09/06/2020 tarih ve E:2019/53, K:2020/853 sayılı kararına atıf yapılarak "..., ıslahla arttırılan dava değerinin tamamına davalı idarenin temerrüde düştükleri idareye başvurma tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesinin hukuka ve hakkaniyete uygun olduğunun kabulü gerekmektedir." gerekçesiyle ıslah edilen rakama idareye başvuru tarihinden itibaren faiz işletilmesi gerektiğine karar verilmiştir.

İdari yargıda Danıştay içtihatları ile şekillenen tam yargı (tazminat) davaları yönüyle Danıştay 8. Dairesi tarafından geliştirilen emanet sorumluluğu teorisi hak ve nesafet ilkelerine uygun olduğu kadar Anayasada idareye atfedilen tazmin sorumluluğuna da uygun düşmekte olup, bu kararın okul çağındaki öğrencilerde meydana gelebilecek zararların tazmini için açılacak davalarda maddi ve manevi tazminat yönüyle davalara yön vereceği kuşkusuzdur. 


Av. Sadi KAYABAŞI


Paylaş:
Son Blog Yazıları
29 Temmuz 2026 Çarşamba
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 6545 sayılı Kanun'un 19. maddesiyle değiştirilen "İstinaf" başlıklı 45. maddesinin 1. fıkrasında, idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine,...
27 Temmuz 2026 Pazartesi
4734 sayılı Kamu İhaleleri Kanununun 11. Maddesinde ihalelere katılamayacak olanlar vurgulanmış olup, maddede yasak kararına rağmen ihaleye katılanların geçici teminatların gelir kaydedileceği açıkça vurgulanmaktadır.Devlet İhale Kanununun 83. Maddesinde de ihalelere katılmaktan geçici yasaklanma ha...
14 Temmuz 2026 Salı
3194 sayılı Yasa'nın 6. maddesinde, planlar kapsadıkları alan ve amaçları açısından bölge planları ve imar planları olarak iki ana kategoriye ayrılmış, imar planları da uygulamaya esas alan uygulama imar planları ve bu planın hazırlanmasındaki temel hedefleri, ilkeleri ve arazi kullanım kararlarını ...